14 Şubat 2011 Pazartesi

Gerçeği Düşündünüz mü



Bu kitabı okuyan kişiden beklenen, hayatının en önemli konusunu -ki bu önemsiz bir konu olarak görülüyor olabilir- yeniden gözden geçirmesidir. Ancak bunu yaparken, şimdiye kadar mutlak doğru olarak kabul ettiği kuralları, kapıldığı bazı önyargıları bir kenara bırakması gerekmektedir. Çünkü bir insan, ne olursa olsun bir konuya önyargıları ile yaklaşırsa doğru karar veremez. Çirkin görmek istediği şeyi çirkin görür. Kötü olduğuna önceden karar verdiği şeyi kötü olarak algılar.
Şu da bir gerçektir ki, bu önyargılar, peşin hükümler çoğu zaman kişinin kendisinden kaynaklanır. İnsan doğduğu günden itibaren içinde bulunduğu toplum tarafından sayısız önyargıya bağlanmaya mahkum edilir. Ailesi, yakın çevresi, arkadaşları onun değer yargılarını belirler. Özellikle günümüz toplumlarında medya insanları belli konularda şartlandırma yönünde büyük bir etkiye sahiptir. Gazete ve televizyonlar, onları izleyenlere pek çok iyi şeyi kötü, kötü şeyi de iyi gibi gösterme etkisine sahiptirler.
Toplumun kendisine aşıladığı önyargıları tümüyle kabul etmiş olan insan ise şahsiyetinden çok şey yitirmiştir. Kendi aklı ile değil, dışarının telkinleri ile hareket etmektedir. Söz konusu insan bu şekilde ancak kendisine doğru olarak gösterilen değerleri doğru kabul eder. Her çağda her toplumun farklı doğrulara inandığını düşünürsek, topluma kayıtsız şartsız uymanın hiçbir anlam taşımadığını görebiliriz. Bazı toplumlar için yamyamlık doğal karşılanır, ya da faşist bir toplumda (Nazi Almanyası gibi) yarı deli bir lidere kayıtsız şartsız itaat etmek doğru olarak kabul edilir. Örnekleri çoğaltabiliriz, ama özetle söylemek istediğimiz, toplumun telkinlerinden bağımsız olarak düşünebilmenin akıl sahibi bir insana yaraşır bir tavır olduğudur.
Toplumun, hakkında sayısız önyargı oluşturduğu konuların başında din gelir. Bugün içinde bulunduğumuz toplumda da, din hakkında çeşitli yanlış inançlar ve fikri saplantılar vardır. Özellikle medyanın bazı kesimlerinin yaptığı telkin, din hakkında aşılması zor peşin hükümler meydana getirmiştir. Bu telkinlerin bir sonucu olarak, din, pek çok insanın fazla önemsemediği, üzerinde düşünme gereği hissetmediği ve mümkün olduğunca uzak durmaya çalıştığı bir kavramdır. Bu düşünce yapısına sahip kişilerin, genelde pek bilinçli bir şekilde böyle bir tutum izledikleri söylenemez. Bu kişilere sorulsa muhtemelen dindar olduklarını belirteceklerdir, ama gerçekte din onlar için, hayatlarında en az önem verdikleri konulardan biridir.
Aslında bu kişi hayatında bir kez bile oturup, ciddi bir şekilde, din ve kendisinin din hakkındaki düşünce ve davranışları hakkında da düşünmemiştir. Dinin neden var olduğu gibi bir soru üzerinde hiç kafa yormamıştır. Ona göre din; genellikle yaşlı insanları ilgilendirir, bazı doğru ahlaki değerleri savunur, fakat bununla birlikte pek çok "can sıkıcı" yasak ve kısıtlama getirir. Dine dair uygulamaların bazılarını doğru ve yerinde, bazılarını ise eski ve "çağdışı" bulur. Yine de genellikle açıkça dini inkar etmez. Ama başta söylediğimiz gibi, dinden mümkün olduğunca uzak durur. Dindar olduğunu düşündüğü kişilerle asla görüşmek, konuşmak, hatta aynı ortamda bulunmak istemez. Bu önyargılı bakış açısına göre onlar korkunç ve karanlık insanlardır!
Dine yönelik bu yanlış bakış açısı, vurguladığımız gibi, toplumun bazı kesimlerinin verdiği telkinleri doğrudan kabul etmekten, kısacası bağımsız olarak düşünmemekten kaynaklanır. Düşünmenin önemi ise, İslam'ın temel kaynağı olan Kuran ayetleriyle haber verilmiştir:
De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Yeryüzü ve onun içinde olanlar kimindir?" "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?" (Mü'minun Suresi, 84-85)
Andolsun Biz Kur'an'ı zikr için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (Kamer Suresi, 17)
... İşte Rabbiniz olan Allah budur, öyleyse O'na kulluk edin. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz? (Yunus Suresi, 3)
Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz? (Nahl Suresi, 17)
Din hakkında toplumun telkinlerinden bağımsız olarak düşünmeyen kişi, iki büyük yanlışın içine düşecektir. Bunlardan birincisi, dinden uzak durmaya çalışan kişinin, dinin varlık sebebini yani Allah'ı düşünmemesi, tanımaması, daha doğru bir deyişle, Allah'ın sonsuz kudretini takdir edememesidir. İkinci yanlış ise, dinin, insanı, sıkıntı ve baskı dolu, tutucu bir ortama sürükleyeceğini ve ona, yaratılışına ters yaptırımlar yükleyeceğini sanmasıdır. Din adına ortaya çıkan bazı kimselerin, söz konusu itici tabloyu, dinin kendisiymiş gibi öne sürmeleri de, kişideki "dini yaşarsam istediklerimi yapamam" korkusunun sürmesinin önemli bir sebebidir.
Ama insan, birinci yanlıştan kurtulduğu zaman, yani kendisini yaratan ve ona en yakın varlık olan Allah'ı tanıdığında, dinden uzak durmak gerektiği şeklindeki batıl inançtan da kurtulur. Bu yanlışın çözülmesinin getireceği zihin açıklığı ve duyarlılık, ikinci yanlışın da çözülmesini sağlar. Din görüntüsü altındaki başka yapılar ve gerçek din arasındaki bariz farklılıkları ayırt eder.
Dine yaklaşırken, temel kıstas, insanların din hakkında ne dedikleri değil, insanın kendi vicdanı olmalıdır. "İnsanların çoğunluğuna" uymanın insanı doğruya götürmeyeceği Kuran'da açık bir şekilde ifade edilmiştir:
Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak "zan ve tahminle" yalan söylerler. (Enam Suresi, 116)
"Topluluk" ya da diğer adıyla "sürü psikolojisi"nden kurtulup, kendi vicdanı ile düşünmeye başlayan insan, az önce okuduğunuz Kuran ayetinde vurgulanan gerçeği bizzat kendisi görür. O artık, "insanların büyük çoğunluğundan" farklı olarak yeni bir dünyaya adım atmıştır. Bu adımı kendisini eski dünyanın tüm karanlığından, sıkıntısından, darlığından uzaklaştırıp, dinin taşıdığı sonsuz güzelliklere ve derin hikmetlere götürecektir...
Bu arada hemen hatırlatmakta yarar vardır; din derken yalnızca İslam'ı kastediyoruz. Çünkü Kuran'da bildirildiği gibi, "... Din, Allah katında şüphesiz İslam'dır..." (Al-i İmran Suresi, 19)
Kişi İslam'ı değerlendirecekse önce Allah'ın sonsuz kudretini anlamaya çalışmalıdır. Eğer Allah'a inanmıyorsa, Kuran'ı da Müslümanları da kendi dünya görüşü içinde inceleyecektir. Ve böyle bir incelemeyle doğruya ulaşması mümkün değildir.
İslam, dışından bakılarak fikir yürütülecek bir ideoloji veya inanışlar bütünü değildir. İslam'ın ne demek olduğunu, insan, Allah'ın varlığını anladığında ve Kuran'da tarif edilen hayatı yaşadığında hemen anlayabilir.
Allah'ın varlığı ve O'ndan başka ilah olmadığı ise aslında çok açık bir gerçektir. Ama düşünce tembelliği üzerine kurulu olan "cahiliye toplumu" (Kuran'da, İslam dışı sosyal yapılar bu sıfatla tanımlanır) bu gerçeğin farkında olamayacak kadar körleşmiş durumdadır. Zaten "cahil" sıfatını da bu yüzden taşır.
Müslümanlar ise Kuran'daki birçok ayette, Allah'ın varlığını düşünme ve yaratılış delillerini gözlemleme konusunda sorumlu tutulmuşlardır. Bu ayetlerden biri şöyledir:
De ki: "Düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alıverir ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah'tan başka getirebilecek ilah kimdir?" Bak, biz nasıl ayetleri "çeşitli biçimlerde açıklıyoruz da" sonra onlar (yine) sırt çevirip-engelliyorlar? (En'am Suresi, 46)
Küçük bir örnek, insanın düşüncesini açmaya ve cahiliye toplumunun bir bireyi olması nedeniyle üstünde taşıdığı cehaleti dağıtmaya yardımcı olabilir.
Şu ana kadar hafızanızdaki herşeyin -bedeninize ait bilgi de dahil- silindiğini varsayalım. Böyle bir konumda kendinizi dünya benzeri bir yerde bulsanız, içinde bulunacağınız durum son derece şaşırtıcı olurdu. Düşünelim: Tüm hafızanız silinmiş olarak birdenbire yeryüzünün bir yerinde var oldunuz.
İlk fark ettiğiniz herhalde kendi bedeniniz olacaktı. "Ben" dediğiniz şeyden farklı bir şey olduğunu hissettiğinizden, ona istediğinizi yaptırabilmek size çok ilginç gelecekti. Belki bir süre kolunuzu indirip kaldıracak, neye yaradığını anlamaya çalışacaktınız.
Etrafta nereden var olduğunu bilemediğiniz bedeninize son derece uygun bir çevre bulacaktınız. Üzerine basılabilecek sağlam bir zemin, net bir görüntü, birbirinden güzel kokular, çeşitli hayvanlar, tam bedenin isteklerine uygun bir ısı, rahat solunabilecek bir atmosfer ve daha binlerce hassas denge... Acıkan bedeninizin ihtiyaç duyduğu yiyecekler, kuruyan damağınızı serinletecek tertemiz su ve daha birçokları...
Böyle bir ortamda acaba hiçbir şey düşünmeden gününüzü gün etmeye mi yoksa kendinize bazı sorular sormaya mı başlardınız? Önce kim olduğunuzu, neden orada var olduğunuzu, gördüğünüz düzenin varoluş sebebini araştırmaz mıydınız? Aklınıza gelecek ilk sorular şunlar olmaz mıydı?
- Ben kimim?
- Beni kim var etti, sahip olduğum kusursuz bedeni kim yarattı?
- Etrafımdaki büyük düzeni yaratan kim?
- Benden ne istiyor, bana neyi göstermeye çalışıyor?
Biraz aklı olan insan, böyle bir durumda, üstteki ve bunlara benzer sorulara cevap bulmaktan daha önemli hiçbir şey olmadığını düşünürdü. Bütün bu soruları boş verip, gündüzleri amaçsızca gezerek, geceleri de uyuyarak geçirmeyi tercih eden birisi için de "akılsız" kelimesinden başka bir sıfat kullanılamazdı.
O arazide birden var olan bedeni ve o bedenin içinde bulunduğu ortamı mutlaka bir varlık meydana getirmiştir. İnsanın bundan sonra da sürdüreceği her bir saniyelik hayat da yine O'nun sayesinde var olabilir. O halde insanın yaşamında sonsuz bir güce sahip olan bu varlığı tanımaya çalışmaktan daha önemli ne olabilir?
Örneği biraz daha ileri götürüp, arazide ilerleye ilerleye bir şehire vardığınızı düşünelim. Şehir içinde çoğu oldukça kaba, hırslı ve samimiyetsiz çeşit çeşit insanlar olsun. Ve nedense, burasının ve kendilerinin sahibinin kim olduğunu hiç düşünmüyor olsunlar. Farz edin ki, hepsi kendine bir iş, bir amaç ya da bir ideoloji bulmuş, ama bir türlü şehre iyi bir düzen getiremiyorlar.
Bu ortam içinde, ahlaki yönden şehirdeki diğer insanlara göre değişik davranan, ölçülü ve akılcı tavırlar sergileyen, düzgün konuşan, diğerlerinden farklı oldukları hemen gözlemlenebilen, güvenilir ve doğru sözlü oldukları hissedilen birileri ile karşılaştığınızı varsayalım. Onlarla bir konuşmaya daldığınızı ve ilerleyen sohbet sırasında şöyle bir bilgi verdiklerini de farz edelim:
"Biz diğerlerinden farklı düşünen ve yaşayan insanlarız. Çünkü biz, burasının, bizim ve tüm diğer insanların -sen de buna dahilsin- bir sahibi olduğunu, O'nun gücünün sınırsız olduğunu ve burayı da insanları sınamak ve eğitmek için geçici bir yer olarak oluşturduğunu biliyoruz. O'ndan bize ulaşmış bir kitap var, bu kitabın yazdıklarına göre tüm hayatımızı düzenliyoruz."
Böyle bir durumda, belki bu insanların doğruyu söyleyip söylemediklerinden hemen emin olamazdınız. Ama onları dinlemekten, hele sözünü ettikleri kitap hakkında bilgi edinmekten daha önemli hiçbir şey olmadığını kolayca anlardınız, öyle değil mi?...
O halde sizin, bu örnekteki kadar hassas olmanızı engelleyen şey nedir? Söz konusu kişi gibi dünya üzerinde bir anda değil de, uzun bir gelişim süresi içinde var olmuş olmanız mı? Bu durumda örneğe bağlı kalarak düşünürsek, şehirdeki insanların çoğunun içinde olduğu duruma düşmüş bulunmaktasınız. Peki şu anda bu yapınızla, sizi yalnızca "bu akşam ne yiyeceğim, yarın hangi kıyafetimi giysem?", ya da "şu hakkımda ne düşünüyor, buna ne diyeceğim?" gibi sorulara cevap bulmaya yönelten ve bu sorulardan çok daha önemli olduğu tartışma götürmeyen konulardan uzak tutan "cahil" bir toplumun içinde yaşadığınızın farkında mısınız?
Doğumla ilgili soruların Yaratıcının varlığını kabul etmekten başka bir cevabı olamaz. Bütün bu karmaşık işlemlerin "kendi kendine" oluştuğunu düşünmek akıl dışıdır. Şuursuz hücreler nasıl "karar verip" de insan organlarını oluşturabilirler? Olaydaki olağanüstülüğü gören ateist bilim adamları bile bunun kendiliğinden olamayacağını itiraf etmekte, fakat yaratılışı kabul etmemek için anlamsız bir isim takarak "doğa mucizesi" şeklinde tanımlamaktadırlar. Ancak doğada, böylesine mükemmel bir sistemi geliştirecek bilinç aramak boşunadır. Doğanın kendisi de cansız ve şuursuz atomlardan oluşan bir bütündür ve karar alıp uygulama gücüne sahip değildir.
Bu olayın anne ve babadan kaynaklandığını düşünmek de elbette ki yanlış olur. Hatta onlar da bedenlerinde gerçekleşen olaylardan dahi habersizdirler. Böyle olmasına rağmen, anne-baba, doğan kişinin tarafından hayat sebebi olarak görülür. Bu nedenle anne babaya büyük bir minnet, sevgi ve saygı gösterilir.
O halde insan düşünmelidir: Doğumunun -ve aslında diğer tüm hayat fonksiyonlarının- gerçek Yaratıcısı olan Allah çok daha minnet, sevgi ve saygıya layık değil midir? O'nun varlığı açıktır, zaten O'nsuz bir şeyin var olması mümkün değildir. 
Kuran'da insanın yaratılış mucizesi şöyle anlatılmaktadır:
Andolsun, biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alakı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir. (Müminun Suresi, 12-14)
Bu durumda, bir insanın baştaki örnekte anlatılan ve "birdenbire var olmuş" ve kimin kendini ve etrafını var ettiğini merak eden adamdan hiçbir farkı olmadığı ortadadır.
Böyle olunca da, yapılması gereken en önemli şey, eğer o adamın şehirde tanıştığı ve kendisine, kendini ve etraftaki herşeyi yaratan Yaratıcıyı tanıtabileceklerini, O'ndan kendilerine ulaşmış bir kitap olduğunu söyleyen kişiler gibi birileri varsa onları dinlemektir. Ya da, insan bütün bunları görmezlikten gelip, "bu akşam ne giyeceğim, falancaya ne diyeceğim" gibi her gün tekrarlanan ve bir gün ölümle birlikte hiçbir anlamı kalmayacağı açık olan sorularla uğraşmaya dönebilir.
Şimdi siz düşünün: Bu iki seçenekten hangisi daha akılcı, daha mantıklı ve daha "vicdani"dir?..
Başka Kuran ayetlerinde yaratılış mucizesinden şöyle bahsedilmektedir:
İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı. (Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir? (Kıyamet Suresi, 36-40)
... O'nun bilgisi olmaksızın, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah'a göre kolaydır. (Fatır Suresi, 11)
İnsan Allah'ın yarattığı bir varlıktır, bunu inkar edemez. Olaya başka hiçbir açıklama getiremez. Yaratıldığına göre, üstteki ayette bildirildiği gibi, "başıboş ve sorumsuz" da bırakılmayacaktır. Yaratılışının elbette bir amacı vardır. Bunu nereden öğrenecektir?
Bu sorunun tek bir cevabı vardır: Allah'ın kendisine yolladığı Kitaptan....
Kuran hakkında ne biliyorsunuz? Birçok insan bu soruya muhtemelen şöyle bir cevap verir: "Kuran dinimizin mukaddes kitabıdır." Ama sorunun asıl cevabı olan, Kuran'ın içeriği hakkında pek bir fikir sahibi değildir. Kuran hakkında halk arasında yanlış uygulamalar ve inançlar vardır. Kuran, genellikle evlerin duvarlarında süslü bir muhafaza içinde asılı durur. Belli bir yaşın üstündeki kişiler tarafından okunulacağı düşünülür. Ayrıca Kuran'ın Arapça metninin okunması gerektiğine inanılır ancak okuyanlar Arapça bilmedikleri için doğal olarak Kuran ayetlerinin içeriği hakkında da hiçbir şey bilmezler.
Halk arasında Kuran'ın çok ilginç bazı yararları olduğu da düşünülür. Arasıra okunduğunda, okuyan kişiyi -ve de okuduktan sonra okuyup-üflediği yakınlarını- "kazadan-beladan" koruyacağı umulur. Bu yönüyle Kuran bir nevi belalara karşı muska olarak görülür.
Kuran hakkında bunlardan daha batıl inançları olanlar da vardır. Örneğin, Kuran'ın, yalan söyleyeni -ekmekle birlikte- çarptığına inanılır. Hatta Kuran ayetleri fal bakmak için bile kullanılır.
Kısacası, halk arasında Kuran'ın içinde ne yazıldığını bilen, Kuran üzerinde düşünen insan sayısı ancak binlerle ifade edilebilecek kadar azdır. Bunun sonucu olarak da Kuran'a ilginç anlamlar yüklenir. Çoğu kişi, İslam adına öne sürülen herşeyi Kuran kaynaklı zanneder.
Peki Kuran'ın gerçek gönderiliş amacı nedir? Bunu, yine Kuran ayetlerinden öğreniriz. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
İşte bu (Kuran) uyarılıp korkutulsunlar, gerçekten O'nun yalnızca bir tek ilah olduğunu bilsinler ve temiz akıl sahipleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir bildirip-duyurma (bir belağ)dır. (İbrahim Suresi, 52)
Andolsun Biz Kuran'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (Kamer Suresi, 32)
Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kuran) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, herşeyin 'çeşitli biçimlerde açıklaması' ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir. (Yusuf Suresi, 111)
Bu, kendisinde şüphe olmayan, sakınanlar için yol gösterici olan bir kitaptır. (Bakara Suresi, 2)
Yukarıdaki ayetlerde ve bunlara benzer pek çok ayette, Kuran'ın gönderiliş amacının; insanları düşünmeye yöneltmek, onlara kendilerini yaratan Allah'ı tanıtmak, onlara "kılavuz" olup yol göstermek olduğu vurgulanır. Kuran, akıl ve vicdanı açık olan her insana hitap eden, onları doğru yola ileten bir kitaptır.
O halde, öncelikle Kuran'a yönelik olan yanlış bakış açısı düzeltilmelidir. Kuran bazılarının sandığı gibi sadece Peygamber Efendimize hitap eden bir kitap değildir. "Müslümanım" diyen herkes Kuran'a yönelmelidir. Kısacası dinini, eş-dosttan, mahallenin büyüklerinden, hacı efendiden değil öncelikli olarak Kuran'dan öğrenmelidir. Bu yapılmadığı için, her toplumda İslam farklı farklı anlaşılmış, Kuran dışı ananeler, efsaneler ve hurafeler dinin içine sokulmuştur. Nitekim insan Kuran'ı hiçbir telkinin etkisi altında kalmadan vicdanlı ve akılcı bir şekilde okuduğunda bahsettiğimiz bu gerçeği açık biçimde görecektir.
Kimileri de Kuran'ın, VII. yüzyıldaki Müslümanlardan başkasına hitap etmediğini ya da çok az bir kısmının günümüz insanına hitap ettiğini sanır. Böyle bir zihniyetin sahibi, -en iyi ihtimalle- Kuran'ı "okumak"la yetinir, böylece üstüne düşen görevi yaptığını düşünür. Halbuki "Kuran okumak" başlı başına bir ibadet olsa bile, asıl yapılması gereken okunanları uygulamak, günlük hayata geçirmektir.
Kuran'ın "çağa uydurulması" gerektiğini öne sürenlerse, Kuran'ın her dönemi ve her toplumu kapsama özelliğinin farkına varamamış olanlardır. Kuran'ı açık bir zihinle okuyan kişi görür ki, Kuran'da anlatılan kişi ve toplum özellikleri, bugün de dahil olmak üzere tarihin her dönemini açıklamaktadır.
Dinden uzak toplumların içinde bulunduğu bütün yanlışlıklar, bozukluk ve sapkınlıklar Kuran'da anlatılır, o toplumların dine karşı gösterdiği tepkiler tarif edilir, karakter tahlilleri yapılır. Bu tarif ve tahliller günümüz dünyasına da uymakta ve bu durum da Kuran'ın "sosyolojik mucize"sini belgelemektedir.
Kuran'ı uygulamak üzere okuyan ve elinden geldiğince uygulamaya başlayan bir kişi -ki o artık bir "mümin" olma yolundadır- gün geçtikçe Kuran'ın hayatın her anını nasıl kapsadığını hayretle ve Kuran'a olan inancı artarak görecektir. Kuran'da inanan insanın karşılaşacağı olaylar, bunlara karşı nasıl tavır göstermesi gerektiği ayrıntılarıyla tarif edilmiş durumdadır. Kuran'ı yalnızca "okumak"la yetinip, uygulamadan vazgeçmek ise sanılandan daha kötü bir konumu beraberinde getirmektedir.
Kuran'ın öğrettiği dinde temel Allah'ın rızasıdır. Müslüman kendisine bunu temel almalıdır. Bu konudaki bir ayet konuyu açıklamaktadır:
Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 109)
Ayetten de anlaşılacağı gibi, Allah rızası üzerine kurulmamış bir iman, bunun üzerine bina edilmemiş bir din anlayışı makbul olmadığı gibi korkunç bir sonu beraberinde getirmektedir.
Kitabın başında verilen örneğe geri dönelim. Şehirde, diğer insanlardan her yönden farklı bir grup insan olduğunu vurgulamıştık. Bu insanlara, şehirin diğer sakinlerinin önemli bir bölümünün kötü gözle baktıklarını, onlar aleyhinde davrandıklarını belirtmiştik. O bir grup insanın ise, kendilerine, o şehrin ve daha başka herşeyin sahibinin ulaştırdığı bir kitabı rehber edindiklerini söylemiştik.
O insanlar, Allah'ın verdiği isimle, Müslümanlardır:
Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da) da sizi "Müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlanız O'dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı. (Hac Suresi, 78)
Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve: "Gerçekten ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kimdir? (Fussilet Suresi, 33)
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır: Diğer insanların müminlere iyi gözle bakmayışları... Örnekte anlatılan şehrin bir "cahiliye şehri" olduğunu belirtmiştik. Bir toplumun "cahiliye" toplumu olması, onun dinsiz bir toplum olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, Kuran'da anlatılan "cahiliye" toplumları kendilerini "dindar" olarak görürler. Ama bağlı oldukları din, hak din değildir. Dinlerine belki hak dinin ismini vermişlerdir, fakat yaşadıkları din bir gelenek dinidir, atalarından kalan ve ısrarla sürdürdükleri ve doğru olduğunu zannettikleri sapkın bir din anlayışıdır. Kur'an'da, "cahiliye" toplumunun bu özelliği şöyle vurgulanır:
Onlara; "Allah'ın indirdiklerine uyun" denildiğinde, derler ki; "hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız." Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)? (Lokman Suresi, 21)
"Cahiliye" toplumunun en önemli özelliği ise, savunduğu geleneği Allah adına savunmasıdır. Bu gerçi samimiyetsiz bir savunuştur ve "cahiliye" toplumunun üyelerinin Allah'a karşı bir bağlılıkları yoktur. Ama gelgelelim bu toplumun üyeleri, hele önde gelenleri, ağızlarından Allah'ın adını düşürmezler. Öyle ki, Allah'ın bir Peygamberini öldürmek gibi Allah katında olabilecek en büyük suçu işlerken bile, Allah adına yemin ederler:
Şehirde dokuzlu bir çete vardı, yeryüzünde bozgun çıkarıyorlar ve dirlik-düzenlik bırakmıyorlardı. Kendi aralarında Allah adına and içerek, dediler ki: "Gece mutlaka ona ve ailesine bir baskın düzenleyelim, sonra velisine: Ailesinin yok oluşuna biz şahit olmadık ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz, diyelim". (Neml Suresi, 48-49)
"Cahiliye" içinde öyle bir grup da vardır ki, Kuran'ı bilirler, Kuran'a uyacaklarına söz vermelerine rağmen, "dünyanın geçici yararını" tercih ederek, çıkarlarını gözetirler. Bütün bu yaptıkları ikiyüzlülüğe rağmen, kendilerini "örnek Müslüman" olarak gösterirler:
Onların ardından yerlerine kitaba mirasçı olan birtakım "kötü kimseler" geçti. (Bunlar) Şu değersiz olan (dünya)nın geçici-yararını alıyor ve; "yakında bağışlanacağız" diyorlar. Bunun benzeri bir yarar gelince onu da alıyorlar. Kendilerinden Allah'a karşı hakkı söylemekten başka bir şeyi söylemeyeceklerine ilişkin Kitap sözü alınmamış mıydı? Oysa içinde olanı okudular. (Allah'tan) Korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hala akıl erdirmeyecek misiniz? (A'raf Suresi, 169)
Bu durumda, bir insanın ya da bir grubun mümin olup olmadığını anlamak biraz daha dikkatli bir gözlem gerektirir. Çünkü bir insanın ağzından -üstteki ayette açıkça belli olduğu gibi- İslami sözlerin dökülmesi, o insanın Müslümanca konuşması onun gerçekten Müslüman, mümin olduğunu göstermeyebilir. Üstteki ayette anlatılan insanların bir istisna olduğu sanılabilir. Ancak Kuran ayetleri bunun böyle olmadığını göstermektedir. Birçok ayette, mümin olduğunu öne sürdüğü halde aslında mümin olmayan, üstüne üstlük, çok daha kötü bir konumda olan insanlardan söz edilmektedir:
İnsanlardan öyleleri vardır ki: "Biz Allah'a ve ahiret gününe iman ettik" derler; oysa inanmış değillerdir. (Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azap vardır. (Bakara Suresi, 8-10)
Başka ayetlerde, söz konusu "sahte dindar"ların, kendilerine sorulan sorulara şöyle cevaplar verdikleri bildirilir:
De ki: "Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir? Onlar: "Allah" diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız? İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Öyleyse haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hala çevriliyorsunuz? (Yunus Suresi, 31-32)
Andolsun, onlara: 'Kendilerini kim yarattı?' diye soracak olsan, elbette: "Allah" diyecekler. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorlar? (Zuhruf Suresi, 87)
Yukarıdaki ayetler, bir insanın gerçekten mümin olabilmesi için gerekli kıstasların, cahiliye toplumundaki "dindar" kıstaslarından farklı olduğunu gösterir. "Cahiliye toplumu", bir insanın mümin olabilmesi için, sorulduğunda "elhamdülillah Müslümanım" demesini ve toplum tarafından kabul görmüş, şekli yönü ağır basan bazı davranışları yerine getirmesini yeterli sayar. Ama Allah'ın Kuran'da tarif ettiği mümin, bunlardan çok daha farklı özellikler taşımaktadır.
Müslüman olmanın ilk şartı tek ilaha kulluk etmektir. İslam, aslında bu tek şartın çeşitli şekillerde hayata geçirilmesidir. Bu ilkeye dayanmayan herşey İslam dışıdır, "cahiliye"ye aittir. Ama bu tek cümleyle ifade edilen gerçek, insanların sandığından çok daha derin anlamlar taşır. Çünkü "cahiliye toplumu"na dahil olan, fakat kendisini mümin sayan kimselerin hiçbiri, Allah'tan başkasına kulluk ettikleri düşüncesinde değildirler. Elbette hiçbiri namaz kılarken karşılarına bir heykel koyup da ona tapınıyor değildirler! Böyle bir şey yapmadıkları için de Allah'a kulluk ettiklerini iddia ederler.
Ama gerçek hiç de öyle göründüğü gibi değildir. Bu çelişki, "kulluk etme" ifadesinin, yalnızca "bir varlığın önünde secde etme" olarak anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. "Kulluk etme" ifadesinin anlamını, "cahiliye toplumu"nun ona yüklediği yanlış ve dar tarifte değil, Kuran ayetlerinde aramak gerekir:
Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım. (Zariyat Suresi, 56)
Yukarıdaki ayette, Allah'ın cinleri ve insanları "yalnızca kendisine kulluk etmeleri için" yarattığı bildirilmektedir. Mümin, elbette bu tanıma uyan, yani Allah'ın yaratışına uygun olarak "O'na kulluk eden" ve ayetin ifadesine göre, O'na kulluk etmekten başka birşey yapmayan insandır.
Allah'a kul olmanın ne demek olduğu, Allah'a nasıl kul olunduğu aşağıdaki ayette açıklanmaktadır:
De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır". (En'am Suresi, 162)
Ayette bildirildiği gibi, Allah'a kulluk etmek, insanın yalnızca namazını veya diğer ibadetlerini değil, tüm hayatını hatta ölümünü kapsamaktadır. Mümin, tüm hayatını Allah'a kulluk etmekle geçiren insandır. Bunun karşılığında -İslam'a yabancı biri için değerinin anlaşılması pek mümkün olmayan bir şeyi- Allah'ın rızasını rahmetini ve sonsuz cennetini kazanacaktır.
Hayatını Allah rızası dışındaki amaçlara yöneltmek ise Kuran'daki deyimiyle "şirk"tir, yani Allah'a ortak koşmaktır. Peygamberler tarih boyunca insanları Allah'a ortak koşmaktan vazgeçmeye çağırmışlardır. Kuran'da bildirildiğine göre tüm "cahiliye" toplumları Allah'a ortak koşan toplumlardır.
Peki insan Allah'a nasıl kulluk eder? Yalnızca bu işi yapmaktan ibaret olan hayatını nasıl geçirir? Cahiliye toplumlarında zannedildiği gibi, bir "tekke"de ya da "zikirhane"de bütün günlerini "çile" içinde mi sürdürür? Hareketsiz, durağan, içine kapalı bir insan modelini mi izler?
Hayır... O, "cahiliye"nin doğurduğu "dindar" kalıbına göre değil,  Allah'ın Kuran'da öğrettiği "mümin" modeline göre yaşar. Kendisini birilerine "dindar" olarak gösterme zorunluluğu duymadığı için, söz konusu geleneksel, fakat Kuran dışı "dindar" kalıbına uyma sıkıntısı yaşamaz. Yalnızca Allah için yaşar, Allah için çalışır, Allah'ı razı etmek için kendisine verilen tüm imkanları kullanır.
Bilinmelidir ki bu, gerçek İslamı tanımayanların zannettiğinin aksine, insanı sıkıntıya sokan, onu "yaşamın lezzetleri"nden mahrum kılan bir yol değildir. Tam tersine, yalnızca Allah'a kul olan kişi alabildiğine özgür, rahat, neşeli ve mutludur. Onu zincirleyen, "sahte ilah"ların boyunduruğundan kurtulmuştur. "İnsanlar hakkımda ne düşünüyor?", "falanca beni sevmezse ne yaparım?", "işten atılırsam ne olur?" gibi milyonlarca korku ondan uzaklaşmıştır. Aciz, zalim, akılsız ve hiçbir şeye gücü yetmeyen milyonlarca hayali ilaha kulluk etmenin baskısından kurtulup, herşeye gücü yeten, sonsuz akıl ve güzellik sahibi, herşeyi kontrolü altında bulunduran, sonsuz şefkat ve adalet sahibi olan Allah'a bağlanmıştır. O, Kuran'da bildirildiği gibi "sapasağlam bir kulba yapışmıştır. Ayette şöyle buyrulmaktadır:
Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulba yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir. (Bakara Suresi, 256)
Müminin en büyük özelliklerinden biri de kibirden, kendini beğenmekten, diğer bir deyişle kendini ilahlaştırmaktan kurtulmuş olmasıdır. Bu sayede Allah'a sığınmayı öğrenmiştir. Kendini beğenmediği için, kendi içinde sıkışıp kalmaz, kendini sürekli geliştirir. Kuran'daki mümin tanımına her gün biraz daha yaklaşma çabası içindedir. Tevazusu tüm hareketlerine yansır.
Allah'tan yüz çevirenlerin ise en büyük yanılgısı kendi aklını beğenmek, kibirlenmek, adeta kendini ilahlaştırmaktır. Kuran'da, vicdanı, doğruları gördüğü ve kabul ettiği halde kibiri nedeniyle büyüklenen ve doğrulardan kaçan insanlardan şöyle söz edilmiştir:
Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml Suresi, 14)
Kibirli insanların inkar etmeleri ve doğru yoldan sapmalarının aksine, müminin hayatı Allah'ın kendisine yüklediği sorumluluğu yerine getirme çabası ile geçer. Müminin karşısına çıkacak en önemli engel ise kendi nefsidir. Kuran'da nefsin kötülüğe çağıran yönü şöyle haber verilmiştir:
Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir. (Yusuf Suresi, 53)
Müminin hayatı kendisine kötülüğü emreden nefsi ve kendi içinde taşıdığı bu yanıyla mücadele ile geçer. Mümin, her zaman için Allah'ın rızasına karşı, kendisine olmadık alternatifler öneren nefsine karşı koyar. Onu, korku, bıkkınlık, ümitsizlik, gevşeklik gibi çeşitli engelleri kullanarak yolundan döndürmeye çalışan nefsini, şevkle, azimle, cesaretle, sabırla yener. Yolundan asla dönmez, çünkü bu yol onun tek dostu, tek yardımcısı ve tek dayanağı olan Allah'ın yoludur.
Elbette müminin mücadelesi kendi nefsi ile sınırlı kalmaz. Kuran'da doğrudan veya dolaylı olarak çok sık bahsedilen bir konu vardır: İyiliği emretme ve kötülükten sakındırma.
Mümin Kuran ayetlerinde de bildirildiği üzere, Allah'ın yeryüzündeki halifesidir; yeryüzü ona emanet edilmiştir. İnsanları Allah'ın yolundan alıkoyanlara, onlara baskı ve zulüm uygulayanlara karşı büyük bir fikri mücadele yürütecektir, çünkü bu, ona Kuran'da bildirilen bir sorumluluktur.
Ancak, Kuran ahlakına bağlı insanların yön verdiği bir toplum gerçek adaleti ve doğruluğu yaşayabilir. Mümin, Allah'ın rızası için yaşayan, insanlar arasında adaleti koruyan, onları doğruya yönelten kişidir. Müminler, üstlendikleri sorumluluk ne kadar büyük olursa olsun Allah'ın öğrettiği ahlaktan asla taviz vermezler.
Allah'tan korkmayan insanlar ise ne göreve gelirlerse gelsinler şahsi menfaatleri peşinde koşar, makam, şöhret, mal, mülk elde etme yarışına girerler. Bu yüzden böyle insanların söz sahibi olduğu bir toplum yaşantısında hiçbir zaman gerçek manada huzur ve mutluluk oluşamaz.
Müminler ise her şartta insanları kötülüklerden sakındırmak, onları güzel davranışlara teşvik etmek, onlara örnek olmak ve iyiliği "emretmek" için büyük bir çaba gösterirler. Bu çabalarında asla gevşeklik de göstermezler.
Samimi mümini sahte dindarlardan ayıran en belirgin özelliklerinden biri de, dini anlatırken, insanlardan hiçbir çıkar ummamasıdır. Para, mal, makam ya da insanların beğenisini değil, yalnızca Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak hedefidir. O "ecrini" (mükafatını) yalnızca Allah katında arar.
Müslüman aynı zamanda üstün bir ahlak sahibidir. Dünyevi, küçük olayların peşinde bir insan olmadığı için, rahat, hoşgörülü ve bağışlayıcıdır. Hisleriyle değil, aklıyla hareket eder, öfkeye kapılmaz. Fedakar, yardımsever ve ince düşüncelidir.
Şunu da belirtmek gerekir ki, elbette müminin hataları da olacaktır. Bu, onun insan ve dolayısıyla bir kul olmasının gereğidir. Ama salih Müslüman hemen hataları için Allah'tan bağışlanma diler ve onları tam olarak düzeltir. Hiçbir hata, onu ümitsizliğe sürüklemez, çünkü o Allah'ın sonsuz rahmetine sığınmıştır. Kuran'da bu konu şöyle vurgulanır:
Ve 'çirkin bir hayasızlık' işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) üzerinde bildikleri halde ısrarla durmayanlardır. (Al-i İmran Suresi, 135)
Müminin dostu Allah ve Allah'a dost olan diğer müminlerdir. Eğer Allah'a düşman ise, en yakını bile artık onun için dost değildir. Allah'a bağlanmış olan bir mümin de, aralarında iman dışında hiçbir ortak özellik -soy, sosyal statü, maddi imkanlar gibi- olmasa bile onun kardeşidir. Allah için sevmenin üstünlüğüne ulaşmıştır; Allah razı olduğu insanları sever.
Müslümanın aklı da berraktır. Allah'a güvendiği ve kendisini O'na teslim ettiği için aklını kurcalayan gereksiz korkular, endişeler, üzüntüler yoktur. "Akl-ı selim" sahibidir. Bu nedenle büyük ve geniş düşünebilir, olayların inceliklerini, girift taraflarını kavrar. Bilgi, hikmet ve akıl yüklüdür.
Dünyada geçici bir süre bulunmaktadır. Eğitilecek, ruhu her geçen gün daha da incelecek, asıl yurduna, ahirete hazırlanacaktır. Burada kendisine yazılan tarih ise Allah'ın salih kullarına yaraşacak şekilde şan ve şerefle doludur.
Kuran'da tarif edilen mümin modeli açıkça göstermektedir ki, sorulduğunda "elhamdülillah Müslümanım" demek ve arada sırada bazı ibadetleri yerine getirmek Allah katında yeterli değildir. Bu "bir ucundan ibadet" etmektir ki, Kuran'da "Allah'a bir ucundan ibadet edenler"in durumu şöyle anlatılır:
İnsanlardan kimi, Allah'a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzüüstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır. (Hac Suresi, 11)
Kendilerini yeterli gören bu insanların yanıldıkları bir diğer konuda, iyilik sever olmalarını kafi görmeleridir. Oysa Kuran'da Allah katında nelerin değerli, nelerin gerçek iyilik olduğu şöyle anlatılır:
Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve Peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır. (Bakara Suresi, 177)
Kuran'da mümin tarifi açıkça verildiği halde, "benim kalbim temiz, kimseye kötülüğüm yok, Allah tabii ki beni seviyordur" gibi düşüncelerle kendini kandırmanın hiçbir anlamı yoktur. Allah insanlardan, Kendisine kulluk etmelerini istemektedir, yalnızca "kimseye zarar vermeyen kalbi temiz insan" olmalarını değil. Kaldı ki, Allah'a kulluk etmeyen, imandan uzak bir insanın kalbi hiçbir şekilde "temiz" olamaz. Kalbin temiz olması ancak, Allah'ın Kuran'da bildirdiği tüm hükümleri yerine getirmek, sınırlarını korumakla mümkün olabilir.
Kuran'da bildirildiğine göre, Allah dünyayı insanlar için geçici bir yurt olarak yaratmıştır. Müminlerin sınanması, kötülüklerinden arınması ve cennete layık olacak bir yapıya ulaşması, inkarcıların da kötülüklerinin ortaya çıkması için.
Ama "cahiliye" toplumunun en büyük özelliği bu gerçeği gözardı etmesi ve hiç sona ermeyecekmişçesine dünyaya bağlanmasıdır. "İnsan dünyaya bir kez gelir" cümlesiyle özetlenen bu bakış açısına göre ölüm bir sondur. Öyleyse henüz hayattayken "yaşamın tadı" çıkarılmalıdır. Bunun için de her türlü yöntem denenebilir. Çünkü "cahiliye" toplumunda insana çıkar sağlayacak herşey meşrudur.
Ama bu mantığı uygulayan "cahiliye" toplumu insanları, akıllarını biraz bile olsun kullanmazlar. Ölümün herkes için kaçınılmaz bir son olduğu bellidir. Ama yine de bu konuyu mümkün olduğunca gündem dışı tutarlar. Ölümden bahsetmek "şom ağızlılık" olarak adlandırılır. Herkes sanki hiç ölmeyecekmiş gibi bir zihniyetle yaşar. Halbuki bunu yapanların çok büyük bir kısmı, Allah'ın varlığını kabul ederler. Dolayısıyla ahireti de kabul ettiklerini iddia ederler. Ama olaya biraz dikkatli yaklaşıldığında ortada gerçek bir ahiret inancı olmadığı anlaşılır. Ayetlerde söz konusu psikoloji şöyle vurgulanır:
Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olanı (dünyayı) sevmektedirler. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar. (İnsan Suresi, 27)
... (Onlardan) Her biri, bin yıl yaşatılsın ister; oysa bunca yaşaması onu azaptan kurtarmaz. Allah, onların yapmakta olduklarını görendir. (Bakara Suresi, 96)
Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, herşeyi sarıp-kuşatandır. (Fussilet Suresi, 54)
Ahireti düşünmemenin getirdiği sonsuza dek yaşama isteği, "cahiliye" kültüründe çok büyük bir etkiye sahiptir. Çoğu kişi, öldükten sonra dünyada "adını sürdürecek" bir "eser" bırakma hevesindedir. Bunun kendisine hiçbir yararı olmayacaktır, ama "unutulmamak" gibi ilginç bir psikoloji nedeniyle büyük bir servet ya da bir yapıt bırakma amacındadır.
"Cahiliye" toplumundaki ahiret inancı ise, sanki ölümün getirdiği acıyı bastıracak bir "teselli" olarak görülür. En inançlıları bile, "ya varsa" mantığından öteye geçemezler. Üstelik, ahiret hakkında "ya varsa" gibi küstahça bir mantık yürütenler, kendilerinin cennetlik olduğuna da adları gibi emindirler.
 İnsanı Allah yaratır, besler, yaşatır, ona sayısız nimet verip büyük bir şefkat ve merhamet gösterir. Ve elbette tüm bunlara şükredip iyi davranışlarda bulunanlarla nankörlük edenler bir tutulmayacaklardır.
Büyük bir İslam aliminin bu konu için verdiği örneği hatırlatalım: Bir anne çocuğunu yıllarca büyütüp belli bir yaşa gelince idam eder mi? Elbette etmez. Annenin sahip olduğu şefkati ona veren Allah, kullarına karşı sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olandır.
Eğer iyiler sonsuza dek bu dünyada yaşasa da kötüler ölseydi, belki ölümün bir son olduğu düşünülebilirdi. Ama "her nefis ölümü tadıcıdır." (Enbiya Suresi, 35) ayetinin gereği herkes kısa bir süre kaldığı bu dünyadan kesin bir biçimde ayrılır. Allah insanı belli bir süre yaşattıktan sonra öldürür. Bu süre "öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi?" (Fatır Suresi, 37) ayetiyle tarif edilmektedir.
Allah insanı yeryüzünün halifesi olarak yaratmış ve diğer tüm yaratıkları, yıldızları, Güneş'i, Dünya'yı insanın faydasına sunmuştur. Allah'ın bu kadar değer verdiği bir varlığı dünya gibi insanın isteklerini tatminden çok uzak ve en önemlisi sonlu bir yerde yaşatıp yok etmesi mantık dışıdır. Kısacası, insan ölümle birlikte yok oluşa değil, asıl hayatına adım atar.
Zaten bu dünyanın geçici olduğu ve asıl hayatın bir numunesi olarak yaratıldığı, düşünen insan için açıktır. Dünyadaki tüm güzellikler geçicidir ve yanında pek çok kusurla birlikte var edilmiştir. Dünyanın en güzel insanı, bu güzelliğini en fazla birkaç on yıl koruyabilir. Yaşlandıkça derisi buruşmaya, vücudu biçimsizleşmeye başlar. Yaşlanmasına da gerek yoktur, en büyük çirkinlikler en güzel insanın hemen yanındadır. İnsanın acizliğini vurgulayacak çok ilginç mekanizmalar bedenine yerleştirilmiştir. Bir kaç gün yıkanmasa bedeninde kötü kokular oluşmaya başlar. Ne kadar çekici ve alımlı dursa da en büyük acizliği yaşayacak, herkes gibi tuvalete gidecektir.
İnsan alıştığı için bu acizliklerin içinde bir "hikmet" olduğunu genelde fark edemez. Oysa Allah kusursuzca yaratandır. Allah dilese insan hiçbir şekilde hasta olmaz, hiçbir şekilde kötü kokmaz ya da hiçbir zaman güçsüz düşmezdi. Bütün bu eksiklikler insana, Allah'a muhtaç olduğunu hatırlatmak içindir. Bir de içinde bulunduğu dünya hayatının mükemmel olmadığını, gerçek hayatın özellikle eksiklerle donatılmış kötü bir benzeri olduğunu hissettirmek için.
Dünya ve ahiretle ilgili bir Kuran ayeti konuyu en güzel biçimde açıklar:
Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)
Peki asıl hayat nasıldır? Bu hayatın müminler için cennet ve inkarcılar için de cehennem olarak ikiye ayrıldığı herkesçe bilinir. Ama "cahiliye" toplumu cennet ve cehennem konusunda da pek çok gerçeğe uymayan bakış açısı ve hurafe üretmiş durumdadır. Bu nedenle ahiretteki ortamı ancak Kuran ayetlerinden gereği gibi öğreniriz.
Müminlerin ebedi yurdu cennettir. Allah, dünyadaki çalışmalarının karşılığını onları cennetinde ağırlayarak verecektir. Cennet, insan ruhunun istediği herşeyi, hatta ayetlerin bildirdiğine göre daha da fazlasını barındıran bir güzellikler mekanıdır. Allah'ın Rahim isminin en güzel biçimleriyle ortaya çıktığı bir ebedi yurttur.
Dünya üzerindeki herşey Allah'ın yaratmasıyla varlık bulmuştur ve Allah cennetinde de bunlardan dilediklerini yaratacaktır. Allah'ın dilemesiyle cennetteki "köşkler" dünyanın en "ultra-modern" villasından çok daha üstün olacaktır. Güzellikleri övülen cennet giysileri, en ünlü Fransız ya da İtalyan modaevlerinkilerden çok daha kaliteli ve estetik gözükecektir. "Huri"ler de, ille de Arap haremlerinden çıkmış kadınlar gibi değil, dünyanın en güzel kadınlarından daha çarpıcı ve çekici olarak yaratılacaktır.
Allah cennetteki ortamı anlatırken her devrin insanlarının anlayabileceği güzellikleri sıralamaktadır. Bununla birlikte genelde bilinmeyen bir cennet özelliği vardır. Bu, Allah'ın, "orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet aldığı herşey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız." (Zuhruf Suresi, 71) ayetiyle bildirdiği gerçektir. Ayet, cennette insanın arzu ettiği herşeyin varlığını haber verir. Başka bir ayette de "orada diledikleri herşey onlarındır; katımızda daha fazlası da var." (Kaf Suresi, 35) ifadesi yer almaktadır. Bu ayetlerden, insanı neşelendiren, güldüren ve eğlendiren şeylerin -dünyadakilere benzer veya farklı biçimlerde- cennette var olacağı, insanın aklına gelebilecek tüm isteklerin fazlasıyla orada karşılanacağı anlaşılmaktadır.
Cennet ne kadar güzellik ve nimet doluysa, cehennem de o kadar çirkinlik ve azapla doludur. Müminlerle inkar edenler arasında henüz dünyadayken oluşmuş olan uçurum, ahirette en yüksek noktaya ulaşır. Kendisini yaratan, yaşatan ve dinini ulaştıran Allah'ı inkar etmiş ya da O'na boyun eğmemiş olanlar ebedi azapla cezalandırılır.
Cennet ve cehennem kesin gerçeklerdir. Bu dünyayı ve bu hayatı yaratan Allah, onları da yaratacağını bildirmektedir. İnkarcı insan ne kadar bu kesin gerçekleri görmek istemese de bunlarla karşılaşacaktır. Bir İslam büyüğünün verdiği örnekle, ahireti düşünmeyen kimse devekuşuna benzer. Kafasını kuma gömdüğünde dışarıyı görmez, ve böylece kendisinin de görülmediğini zanneder. Oysa dünya üzerindeki istisnasız her insanın yaptıklarını Allah görmekte ve tespit etmektedir.
Bu kitapta yapılan da, her insana din günü ile karşılaşacağını Allah'ın ayetleriyle hatırlatıp-uyarmaktır.
Çevresini akıl ve vicdan yoluyla izleyen kişi fark eder ki, insan vücudundan galaksilere, hayvanlardan atmosferin katmanlarına kadar bütün evren, son derece hayranlık uyandırıcı ve şaşırtıcı sistemlerle doludur. Bunun anlamı ise şudur: Evrendeki herşey, bilinçli olarak yapılmış, yaratılmış şeylerdir.
Bu durumda tüm bu şeylerin kim tarafından yaratıldığı sorusu, kuşkusuz olabilecek en önemli soru olarak karşımıza çıkmaktadır. Açıktır ki, evrenin her noktasında kendini belli eden "yaratılmışlık", evrenin kendisinin bir ürünü olamaz. Daha açık ifade edersek, örneğin bir böcek kendi kendisini var etmiş olamaz. Güneş sistemi kendi kendisini yaratıp-düzenlemiş olamaz. Bitkiler, insanlar, bakteriler, alyuvarlar, kelebekler kendi kendilerini yaratmamışlardır ve halen yaşamalarını sağlayan sistemleri de kontrolleri altında tutamazlar. Bu şeylerin "tesadüfen" ya da "kendi kendine" oluşması gibi bir ihtimal de söz konusu değildir. Böyle bir iddia ancak, mantıksal tutarlılığı olmayan bir safsatadır.
Dolayısıyla şu sonuca varabiliriz: Gözümüzle gördüğümüz herşey yaratılmıştır. Ancak gözümüzle gördüğümüz şeylerin hiçbiri de "yaratıcı" olamazlar. O halde, Yaratıcı, gözümüzle gördüğümüz herşeyden başka ve farklı bir varlıktır. Kendisi görünmeyen, fakat var olan herşeyin Kendisinin varlığını ve vasıflarını gösterdiği bir varlık.

Adnan Oktar (Harun Yahya)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder